İçeriğe geç
Genç Pusula

8. bölüm · tam metniyle

Benlik İllüzyonu

"Ben" dediğimiz şey ne kadar gerçek? Sekizinci çemberde benliği ve egoizmi konuştuk: bizi birbirimizden neyin kopardığını, egoizmin aslında ne istediğini ve onu bütüne hizmet edecek hâle nasıl getirebileceğimizi.

Genç Pusula17 dk okuma

kısa cevap

Çemberden çıkan cevap: "ben" duygusunun arkasında yalnızca kendisi için haz almak isteyen bir arzu, yani egoizm var. Bu arzu bizi doğadan ve birbirimizden koparıyor; hazla arzu birbirini iptal ettiği için de hiç doymuyor. Çıkış yolu, yaptığımız işi değil niyetimizi değiştirmek: kendimiz için değil, bütün için yapmak. Bu da ahlak dersiyle değil, eğitimle ve anlayışla oluyor.

sohbeti izleyinÇember Sohbetleri · 8. bölüm · 37 dkYouTube'da aç

Neden birbirimizden ve doğadan kopuk hissediyoruz?

Çemberdeki ilk cevap şuydu: sebep bizim doğamız. Karıncalarda ve arılarda bireysel bir hayat yok; her biri koloni için çalışıyor, yaptığı her şeyi topluluk için yapıyor. Hiçbir karıncanın "yükselip anılayım, büyük bir sanatçı olayım" gibi bir arzusu yok. İnsanda ise var. Bizi bir karınca kolonisi kadar başarılı bir topluluk olmaktan alıkoyan şey zekâmız değil, kopukluğumuz.

Kopukluğun kaynağı, nesiller geçtikçe büyüyen egoizm: kendisi için haz almak isteyen, günün her saatinde kendini düşünen bir doğa. Doğa her şeyi vererek bir bütün oluşturuyor; insan ise yalnızca kendine almak istiyor. Ego büyüdükçe insan hem doğadan hem birbirinden kopuyor.

Bu kopukluğun bedeli gündelik hayatta da hissediliyor. Bir sabah sebepsiz yere kötü uyanıyoruz, ertesi gün iyi; neye göre olduğunu bile bilmiyoruz. Hayatı anlamlandıramamak bize en çok zarar veren şey. Aradığımız şey bir yapbozun parçası gibi bütünün içinde doğru yere oturmak; huzur da mutluluk da orada.

Sohbette bunun bir doğa kanunu olduğu söylendi: her şey birbirine bağlı ve bağımlı. Biz bilinçli olarak bağ kurmazsak doğa bizi savaşlarla, ızdıraplarla bağ kurmaya zorluyor. Dünya tarihi bu yüzden kopuklukların, savaşların tarihi. Ama ızdırapla kurulan bağın bir anlamı yok; seçim ya savaşla ya bilinçle bağ kurmak.

Egoizm aslında ne?

Egomuz kendisi için mutlu olmak istiyor. Mutlu olmak istemek kötü bir şey mi? Değil. Sorun, başkasının başına ne geldiğinin hiç umurumuzda olmaması: torpille bir yere girmek, sıraya kaynak yapmak, rüşvet vermek. Ahlak toplumdan topluma değişiyor, ama başkasını hesaba katmadan yapılan şeyin kötü olduğunu her toplumda, çocuktan yetişkine herkes sağduyusuyla hissediyor. Savaşlardan komşuluğa kadar dünyadaki ızdırabın en büyük sebebi bu.

Doğadaki diğer canlılarda egoizm yok. Hiçbir hayvan kendi arzusunu doldurmak için kasten başka bir hayvana zarar vermiyor; aslan karnı doyunca kışın daha pahalıya satmak için stok yapmıyor. İnsan ise kendi arzusu uğruna başkalarını sömürüyor. Çemberde bunun sebebi olarak insanın gelişimini henüz tamamlamamış olması gösterildi.

Sohbette iki sert örnek de verildi:

  • Deprem yağmacıları. İnsanlar enkaz altındayken yağmaya kalkanlara herkes öfkeleniyor; ama aynı niyetle yapılan küçük hırsızlıklar da özünde aynı şey. Durum büyük olduğu için tepki büyük oluyor.
  • Bağımlılık. Pek çok genç "asla böyle biri değildim, ama o madde için ailemi kandırdım" diyor. Çemberdeki yoruma göre madde insanı bozmuyor, içinde olanı açığa çıkarıyor; o potansiyel hepimizde var.

Bu yüzden insanı ahlaki açıklamalarla durdurmak mümkün değil; bir şey olmadan önce eğitimle çalışmak gerekiyor. Haz alma arzusunun alanları belli: yeme içme, aile, cinsellik, para, ün, saygı ve bilgi. İnsan ömrü bunları kendisi için doldurmakla geçiyor. Ama hazla arzu birbirini iptal ettiği için insan kafeste boşuna koşan bir hamster gibi; kendi egoist arzusunun içinde mutlu olamıyor.

Benliği bütüne hizmet edecek hâle nasıl getiririz?

Bu zor bir şey; çünkü istemediğimiz bir şey. Ama aynı zamanda acımızın sebebini ortadan kaldıran şey. Çemberde bunun işe ya da doktora gitmeye benzediği söylendi: kemoterapiyi kimse istemez, acı bir süreçtir, ama gerekli olduğunu anladığın için gidersin. Kişisel gelişimi de böyle görmek gerekiyor; insanın doğası hasta ve tedaviye ihtiyacı var. Bu ancak anlayışla, yavaş yavaş, kendimize bir eğitim vererek oluyor.

  • Herkesin arzusu bir yetenek. Bir kişi gerçekten neyi yapmayı arzuluyorsa onu iyi ve severek yapar. Çok cimri birini topluluğun ekonomi işlerine koyarsanız egoizmi bütüne hizmet eder: boşa harcatmaz, tasarruf eder. Herkesin arzusunda bütüne hizmet edecek, başkasında olmayan bir şey var.
  • Eylem değil, niyet. Eylem olarak herkes zaten bütüne hizmet ediyor: kasap, öğretmen, doktor, taksici. Eksik olan niyet; herkes bunu kendi cebi için yapıyor ve bu yüzden başkasına zarar vermekten çekinmiyor.
  • Acıyla ya da bilinçle. İnsan kendisi için almaktan artık haz alamadığı noktaya gelince vermeye başlıyor. Bu ya savaşlardaki gibi acıyla oluyor ya da önceden, farkına vararak, bilinçli bir seçimle.
  • Bir topluluk gerekiyor. İnsanın kendini gerçekleştirmesi ve egoist doğasını bütüne hizmet ettirebilmesi için bir topluluğa ihtiyacı var. Güç toplumdan geliyor.

Herkes yaptığı işi yapmaya devam etsin; sadece niyetimizi değiştirsek bütün dünya aslında değişmiş olacak.

— çemberden, 28:35

Sohbetin tam metni

Çember Sohbetleri'nin 8. bölümü; 3 Ekim 2026'da YouTube'da yayınlandı. Başlıkların yanındaki dakikalara dokunursanız video o andan başlar.

Metin okunabilsin diye düzenlendi: tekrarlar ve yarım kalan cümleler çıkarıldı, anlaşılmayan birkaç yer atlandı. Her paragraf, sözün çemberde bir sonraki kişiye geçtiği yer.

1. soruDoğadan ve birbirimizden kopuk hissetmemizin kaynağı ne? 0:15

Herkese iyi akşamlar. Çember Sohbetleri'nin 8. bölümünde bu akşam tekrar bir araya geldik; bugün benlik hakkında, egoizm hakkında konuşacağız. İlk konumuz şu: Her birimizin doğanın geri kalanından ve birbirimizden kopuk hissetmemizin kökü, kaynağı nedir?

Bunun sebebi aslında bizim doğamız. Geçenlerde okumuştum: Karıncalarda ve arılarda bireysel bir hayat yok; daha kolektif bir hayat var ve birbirlerinden haberdarlar. Hepsi koloni için çalışıyor, yaptığı her şeyi topluluk için yapıyor, bireysel bir menfaatleri yok. Hiçbir karıncanın "kendi bireyselliğimde bir şey olayım" gibi bir arzusu yok, ama insanın var. Toplum içinde "beni ansınlar, büyük bir bilim insanı olayım, her şeyi bileyim, büyük bir sanatçı olayım" gibi bireysel arzular var ve bunlar iyi işleyememizi engelliyor. Bir karınca kolonisi gibi başarılı bir topluluk değiliz. Karıncalarda ideolojik ayrılıklar var mı? Bu yalnızca zekâyla ilgili değil, kopukluğumuzla ilgili. Doğadaki bu tür bütünleşik canlılardan öğrenmemiz gereken şey şu: Gerçek iş birliği farklı bir şey. Bizim doğamızda o iş birliğini engelleyen bir şey var ve sorunun kaynağı bu.

Birbirimizden kopuk hissetmemizin sebebi, nesiller geçtikçe artan egoizm. İnsan doğası, kendisi için haz alma arzusuyla çalışan bir donanım; yazılımı egoizm. İnsan günün her saatinde kendini düşünen ilkel bir canlı. Bu doğanın içinde kaldıkça giderek artan bir hızla birbirimizden kopacağız. Dünyadaki bütün sorunlarımızın kaynağı da insanların birbirinden kopuk olması.

Peki insan neden kopuyor? Hep kendini düşündüğü, her şeyi hep kendisine almak istediği için. Ego büyüyor, giderek daha da büyüyor ve büyüdükçe insan doğadan da kopuyor. Çünkü doğa her şeyi vermek istiyor; doğada her şey birbirine vererek bir bütün oluşuyor. İnsan ise yalnızca kendisine almak istiyor. Böyle giderse ne olacak?

Sebebini anlamadan acı içinde var olacağım. "Neden böyle hissediyorum?" Bugün kalkıyorum, bir anda kendimi çok kötü hissediyorum; yarın belki iyi hissedeceğim, ertesi gün yine kötü. Neye göre olduğunu bile bilmiyorum. Hepimizde oluyor: Bazen çok iyi bir güne uyanıyoruz, güneş var; bazen ortada hiçbir şey yokken berbat hissediyoruz. Bazen başımıza iyi bir şey geliyor, sonu berbat çıkıyor; berbat gibi görünen bir şey de bir iki sene sonra "iyi ki olmuş" dediğimiz bir şeye dönüşüyor.

Hayatımızı anlamlandıramamak bize en çok zarar veren şey. Bu yüzden oturup anlamamız lazım: "İyi hissettim, kötü hissettim" döngüsü yerine nasıl dengeli bir şekilde var olacağım? Bir yapbozun parçası gibi o resme nasıl oturacağım ki huzur bulayım? Bütün derdimiz bu: huzurlu olmak. Bütün koşturmamız, yapbozda oturabileceğimiz o yeri bulmak için.

Huzurumuz da mutluluğumuz da bu. İnsan başkalarıyla kurduğu bağda, toplumda kendine bir yer edindiğinde, bir ailesi olduğunda mutlu oluyor. Açıkçası hayatını da insanlarla olan bağı sayesinde sürdürüyor. İnsanın sahip olduğu her şey, konuştuğu dilden giydiği kıyafete, yemeğini yediği kaşığa kadar, içinde bulunduğu toplumla olan bağına bağlı; o topluma borçlu. Alma arzusu denen bu egoist doğanın içinde kaldığımız sürece kendimizi daha da kopuk hissedeceğiz. Egoizm nesilden nesile büyüdüğü için dünya tarihi de aslında kopuklukların, savaşların tarihi. Çünkü doğanın kanunu şu: Her şey birbirine bağlı ve bağımlı. Biz herhangi bir sebeple birbirimizle bağ kurmazsak, doğa bizi tokatlarla, savaşlarla, ızdıraplarla bağ kurma noktasına getiriyor. Ama ızdırapla kurulan bağın bir anlamı yok.

Evet, aslında her şey bağ kurmaya dayanıyor. Egoizm arttıkça bu kopukluklar yaşanacak; ya savaşla bağ kuracağız ya da bilinçli olarak. Asıl olan bağ kurmak; doğa bize bağ kurdurmaya çalışıyor.

Kötülükle bağ kurmayı çoğumuz deneyimlemişizdir. Bir şeyi çok istemişizdir, çok arzulamışızdır; sonra "Keşke hiçbir şey istemeseydim, artık herkesi seveceğim, böyle saçma arzulara girmeyeceğim" demişizdir. Eminim herkes bu duygulardan geçmiştir, çünkü gerçekten öyle hissettiriyor. Bir yandan da insanın egosu doymak bilmiyor. Neyi arzularsa arzulasın, elinde bir hayalet gibi kalıyor; boşluğun içinde hiçbir şeye gerçekten dokunamıyor.

2. soruEgoizm aslında ne? 9:49

İkinci sorumuz da bununla ilgili: Bahsettiğimiz bu egoizm aslında ne? Alma arzusu diyoruz, egoizm diyoruz. Egoizmin niyeti ne, tam olarak ne istiyor?

Egomuz kendisi için mutlu olmak istiyor; bütün isteği kendisi için. Peki burada sorun ne? Mutlu olmak istemek kötü bir şey mi? Şöyle kötü: Başkasının başına ne geldiği hiç umurumda değilse, bütün ızdırabın sebebi bu. Bir şeyi kendi mutluluğum için yapıyorum ve başkasının başına bir şey gelip gelmediği umurumda değil. Hayatın her alanında: torpille bir yere girdim, başkasının hakkını yiyerek bir yere geldim, sıraya kaynak yaptım, rüşvet verdim. Toplumda bunların hepsi kötü sayılıyor. Neden? Çünkü başkasını düşünmeden yapılmış eylemler olarak hissediliyor. Ahlak değişiyor: Daha muhafazakâr ailelerde çok açık giyinmek ahlaksızlık sayılır, daha seküler ailelerde sayılmaz. Afrika'daki bir toplumda herkes çıplak geziyor ve bu ahlaksızlık değil. Ama orada bile, birinin başkalarını düşünmeden bir şey yapması ahlaksızlık. Bu, genetiğimize işlenmiş bir şey; bu yüzden neden kötü olduğunu anlayabiliyoruz. Kendim için bir şey yapıp başkasını hesaba katmadığımda ne denli zarar verdiğimi bütün dünya hissediyor. Bu çok içgüdüsel; çocuktan yetişkine herkes yalnızca sağduyusuyla bile hissedebilir. Dünyanın ızdırabının en büyük sebebi bu, savaşlardan komşuluğa kadar. Bunun tersi olsaydı, herkes birbirini düşünerek bir şey yapsaydı nasıl bir toplum olurdu, düşünemiyoruz bile. Dünya rüya gibi bir yer olurdu.

Buna ek olarak, egoizm dediğimiz kendisi için haz alma arzusu sürekli kendini doldurmak istiyor. Kendini doldurmak için başkasını sömürmeye, incitmeye razı. Bunu da içgüdüsel olmaktan çok, otomatik pilotta yapıyor. İşin ilginç yanı, doğadaki diğer seviyelerde, hayvanlarda, bitkilerde, cansız seviyede egoizm yok; kendisi için haz alma arzusu yok. Bir hayvan kendi arzusunu doldurmak için kasten başka bir hayvana zarar vermez. Ama insan kendi alma arzusunu doldurmak uğruna başkalarını sömürüyor, incitiyor, eziyor. Neden? Çünkü insan gelişimini daha tamamlamadı. Cansız, bitkisel ve hayvansal seviyeler gelişimlerini tamamladığı için onlarda egoizm yok. İnsanın gelişimi de sonunda o seviyeler gibi tamamlanacak.

Evet, insan gelişiyor; kendini tamamlamadı, tamamlıyor. Tabii bunun için egoizmden geçmek zorunda. Egoizm üstün olmak istiyor; herkesi kullanarak her şeyi almak, her şeyi sömürmek istiyor. Ama insan ileride böyle yaşayamayacağını anlayacak ve bilinçli bir şekilde bağ kurmaya, birbirine vermeye başlayacak.

Aslında çok da vakit yok; bunu az çok şimdiden hissediyoruz. Baktığımızda doğanın bizi zorla bağ kurmaya ittiğini görebiliyoruz. Ama bu iyi değil, çünkü geçici. Bir kriz çıkınca bir araya geliyoruz; işler normale dönünce herkes yine kendini düşünmeye başlıyor. Bir araya gelebilmek için illa bir kurtuluş savaşı mı vermemiz lazım? Ama egoizmi bilinçli olarak fark edersek, ne istediğini ve onu nasıl değiştireceğimizi anlarsak, iyi günde bir kriz çıkmasına gerek kalmadan bilinçli bir tercihle o yöne gidersek bizi çok farklı bir dünya bekliyor. Öbür türlü, tokadı yedikten sonra işler normale dönünce herkes yine çalmaya, başkalarına zarar vermeye devam edecek. Bunu ancak bilinçli bir şekilde, eğitimle değiştirebiliriz.

Güneydoğu'daki depremde de şunu gördük: Bazı yağmacılar çıktı ve dayak yediler; öyle bir video gördüm. İnsanlar taşların altındayken, en ağır koşullarda biri bunları değil, oradan bir şeyler soymayı düşünüyor. Bu bize çok korkunç geliyor. Ama işleyişe baktığında büyüğü küçüğü fark etmiyor. Bu büyük bir olay olduğu için büyük tepki alıyor; ama aynı niyetle yaptığın küçük şeyler, küçük hırsızlıklar da bunun kadar kötü. Çünkü elinde olsa depremde sen de yağmalayacaktın. Yani hepimizde bu var. İnsan kendini ahlaki açıklamalarla durduramaz. Açsan, önündeki yemeğe "dokunmayacağım, çalmayacağım" diyebilir misin? Orada artık akıl gider. Bunun en net örneği bağımlılar. Çok dinledim, özellikle gençler: "Bağımlı olmadan önce asla yapmam dediğim şeyleri yapıyorum. Ben asla böyle biri değildim, ama o madde için annemi babamı kandırdım, yalan söyledim." Bunların hepsi tek tek açığa çıkıyor. Sen iyi bir insandın ve o madde seni bozmadı; sen hep öyleydin, madde bunu yalnızca ortaya çıkardı. Çünkü bizim doğamız bu: Ufacık bir haz için anneni, kardeşini, aileni, sevdiklerini dolandırabilecek bir kapasite var. O potansiyel var. Bu yüzden başımıza bir şey gelmeden üzerinde çalışmamız, kendimizi eğitmemiz lazım.

Bir şey gelmeden çalışmak lazım. Birbirimize yardım etmek için illa bir savaş mı çıkması gerekiyor? Doğa bizi her zaman birbirimize karşı sorumlu olmaya itiyor. Bir yanda insan doğası egoist, haz alma arzusu; öbür yanda diğer insanlara muhtaç. İnsan ömrü bu ikisinin arasında geçiyor. Bu egoizm dediğimiz haz alma arzusunun içinde ne var? Yeme içme, aile, cinsellik, para kazanma, ünlü olma, saygı görme ve bir de bilgi, bilme arzusu. İnsan bütün ömrü boyunca bu arzuları kendisi için doldurmanın peşinde koşuyor. Doğanın bir kanunu da şu: O arzuyu tatmin ettiğin an duyduğun hazla birlikte haz ile arzu birbirini iptal ediyor. Bu yüzden insanoğlu kafeste koşan bir hamster gibi, boşuna koşan küçük bir fare gibi. Şu anki hâliyle insan kendi egoist haz alma arzusunun içinde mutlu olamaz; bu doğayı eğitimle değiştirmeyi istemedikçe.

Evet, ancak eğitimle, anlayışla, bu doğanın farkına vararak. Egoizm artık kendisi için almaktan mutlu olamayacağını, ancak başkalarına vererek mutlu olacağını keşfettiğinde herkes birbirine bağlanabilecek.

Bunun için bir farkındalık gerekiyor, ama çok zor bir şey değil. İnsan ne istediğini bir araştırsın: mutlu olmak istiyor, ihtiyaçlarının karşılanmasını istiyor. Bir insanın günlük hayatını incelesek gerçekten çok basit ihtiyaçları var. Bütün ihtiyaçlarının karşılandığı, kendisiyle ilgili hiçbir endişesinin olmadığı bir dünyada yaşasa bugünden farklı ne olur? Hiçbir şey; yalnızca herkes kendisi için değil toplum için çabalar. Böyle bir gerçeklikte insan bugün ulaştığı her şeye yine ulaşır, yine kendini mutlu hisseder; hiçbir şey kaybetmez, pek çok şey kazanır. Belki de şu an olduğu gibi oturup bunun nasıl olabileceğini konuşmaya başlamamız ve bunu insanlara öğretmemiz gerekiyor. Zor bir şey değil. İnsan, başkasını düşündüğünde sanki kendisinden bir şeyler gidecekmiş gibi hissediyor. Hiç öyle değil. Akıllıca, mantıklı bir şekilde, egoistçe bile oturup hesabını yapsa, başkasını düşünmenin yine kendi kârına olduğunu fark edebilir.

3. soruBenliği bütüne hizmet edecek hâle nasıl getiririz? 22:05

Bu değişimle ilgili konuşalım isterseniz: İnsan içindeki bu benliği, egoizmi bütüne hizmet edebilecek bir hâle nasıl getirebilir?

Bu zor bir şey. Bütüne, topluma hizmet etmek istemediğimiz bir şey. Ama görüyoruz ki aynı zamanda acımızın sebebi bu; hem acı veren hem istemediğim bir şey. Bu neye benziyor? İşe ya da doktora gitmeye. Gerekli bir şey, ama istemediğim bir şey. Bunu ancak anlayışla, yavaş yavaş kendimize bir eğitim vererek yapabiliriz. Şu an ben sizi dinliyorum, siz beni; birbirimizi dinliyoruz, bizi de dinliyorlar. Burada aslında kimse kimseye bir şey öğretmiyor, herkes öğreniyor. Yukarıdan öğreten biri yok; sanki herkes birbirine bir şey öğretiyor. Böyle bir ortamın oluşması için herkesin gerçekten o hedefe yönelmiş olması lazım. Birbirimizi düşünmeden yaptığımız eylemlerle nereye vardığımızı görüp bunu hayatta bir anlayışla yapmamız lazım. İşe gitmek gibi: İşe gidiyorum, çünkü bir anlayışım var. Ya da doktora gidiyorum; bana kanser olduğum söylendi ve kemoterapi alacağım. Hiç istemiyorum, çok acılı bir süreç. Ama sonunda almak zorunda mıyım? Zorundayım. Kişisel gelişimimizi de böyle görmemiz lazım. Çünkü ne yazık ki insan hasta. Ne kadar direnirsek direnelim, toplumda görüyoruz ve göreceğiz: Hasta bir doğamız var ve tedaviye ihtiyacımız var.

Hasta bir toplum var ve tedaviye ihtiyacı var. Farz edelim ki bu toplum tedaviyi istedi. Bu toplumun içinde egoizm bütüne nasıl hizmet eder? Herkesin kendine göre bir alma arzusu var; yeteneklerimiz bile aslında arzularımızda. Bir kişi gerçekten neyi yapmayı arzuluyorsa onu yapmalı; onu iyi ve severek yapar. Egoizmin bütüne nasıl hizmet edeceğini düşündüğümüzde şuna benziyor: Bir topluluk var ve içinden biri o kadar egoist ki çok cimri. Onun bu doğasını topluluğun ekonomi işlerine koyarsınız. Al sana, egoizmini bütüne hizmet etmek için kullandık: Çok tasarruf eder, boşa harcatmaz. Herkesin arzusunda bütüne hizmet edecek kendine has bir şey var ve o şey başkasında yok. Bu yüzden kişi bir toplumda gerçekten arzu ettiği şeyi yapmalı.

Evet, arzu ettiğini yapmalı. Bir yandan egoizm kendisi için alırken, bir noktadan sonra bundan mutluluk duymayacağını anlayacak. O zaman zorunlu olarak topluma hizmet etmeye, bütüne vermeye başlayacak. Bu iki şekilde olabilir: Ya bilinçli olarak, önceden farkına vararak; ya da son noktaya gelince, kendisi için almaktan artık haz alamadığı yerde. Ondan sonra vermeye, bütüne hizmet etmeye başlıyor.

Aslında eylemler seviyesinden bakarsak herkes zaten bütüne hizmet ediyor; sadece farkında değil ya da niyeti kendine yönelik. Mahalledeki kasap, market, öğretmen, doktor: Sistemin gereği olarak, ellerinde olmadan topluma hizmet ediyorlar. Karşılığında maaş alıyorlar, o maaşla bir şeyler satın alıyorlar; sistem böyle işliyor. Ama bütün bunları yaparken niyetleri yalnızca kendilerine yönelik. Niyet kendine yönelik olunca, bunları yaparken başkasına zarar vermekten de hiç çekinmiyor; kolaylıkla zarar verebiliyor. Hep verdiğimiz örnek doğadaki hayvanlar: Hayvan acıkınca bir geyik avlıyor ve yiyor. "Biraz stok yapayım, bir dahaki kış daha pahalıya satarım" gibi hesapları yok. Bizde ne yazık ki bu tür hesaplar var. Ama yaptığımız her şeyi aynı şekilde yapmaya devam etsek, öğretmen öğretmen, doktor doktor, kasap kasap olarak kalsa, herkes kendi işini yapmaya devam etse ve sadece niyetimizi değiştirsek, bütün dünya aslında değişmiş olacak. Bu değişime nasıl geleceğiz? Şu anda olduğu gibi, eğitimle. Bunun için hazırlıklarımız da var. Genç Pusula olarak bu çemberleri, hayata dair bu sohbetleri yalnızca kendi aramızda değil, bizi izleyen gençlerle birlikte de yapmak istiyoruz. Bunun için hazırlıklarımız var ve yapacağız. Göreceğiz ki aslında her şey bizim elimizde; bir şeyleri değiştirebilmek gerçekten bizim elimizde. "Hayat böyle, coğrafya kaderdir" demeye gerek yok. O gücün nasıl toplumdan geldiğini göreceğiz.

Bu güç toplumdan gelir. Bütüne hizmet edebilmek için bile bir topluma ihtiyaç var. İnsan, kendini gerçekleştirmek ve egoist doğasını bütüne hizmet ettirebilmek için her hâlükârda bir topluluğa ihtiyaç duyuyor.

Topluma baktığımızda aslında herkes birbirine veriyor. Taksici birini bir yere götürüyor, kasap etini hazırlıyor; o onu yapıyor, bu bunu. Ama herkes bunu para için, kendi cebini doldurmak için yapıyor. Eksik olan niyet. Egoist haz alma arzumuzu başka insanlara hizmet etme niyetiyle gerçekleştirsek, egoizm bütüne hizmet etmiş olur. Herkes arzusuna göre eylemler yapar; niyeti başkasına vermek olursa bu şekilde bütüne hizmet eder.

O niyetin değişmesi için herkesin, bütün toplumun farkındalığa gelmesi lazım. Bu farkındalık nasıl olacak? İnsan artık kendisi için çalışmaktan, kendisi için almaktan haz alamayacak, mutsuz olacak; kopukluk olacak. Eskiden bu kopukluk savaşlarda yaşanıyordu. Savaşta insan doğası kendi kötülüğünü görüyor, kendi egosundan acı çekiyor ve acı çektiği için topluma vermek istiyor. O ızdırap içinde bütün dünyanın egosunu birlikte yaşıyor, kötülüğü birlikte görüyor ve savaştan sonra bir bilinç kazanıyor. Belki savaşlar olmadan da, kopukluktan haz almayarak o niyet değişebilir, o farkındalık oluşabilir.

Aslında eminim ki çoğumuz kötülüğün kötü, iyiliğin iyi olduğunun farkında; kendini incelese, analiz etse bunun farkına varıyor. Sadece "Sistem böyle, bütün insanlar böyle, öbür türlü yaşayamayız" deniyor. Bunun tam tersini insanlara sürekli dayatan akımlar da çıkıyor: "Böyle hayatta kalamazsınız, hayatta kalmak için diğerlerini ezmeniz, egoist ve güçlü olmanız lazım." İnsanlar her şeyin farkında, sadece cesaret edemiyorlar: "Diğerleri böyle; biz iyi olursak başımıza şunlar gelir." Ama bunun böyle gitmeyeceğini de görüyoruz. Bu yayınları da bu yüzden yapıyoruz: İnsanlara iyiliğin iyi bir şey olduğunu ve doğru bir toplum içinde öğrenilebilir, yaşanabilir, tecrübe edilebilir bir şey olduğunu anlatmak için. Bunun üzerine ekleyerek devam edeceğiz. Bizi izleyen herkes sosyal medya kanallarımızdan bizimle iletişime geçebilir; farklı programlar, farklı sohbetler yapmaya devam edeceğiz. "Şu üniversitedeyiz" derseniz gelir, orada sizinle sohbet ederiz. İçinizde olan, bildiğiniz, uygulamak istediğiniz ama "iyiliği tercih edersek, toplumu düşünürsek bir yere varamayız" düşüncesinin tersine hareket edebileceğiniz bir toplumun içinde olmak istiyorsanız, biz bu toplumu birlikte inşa ediyoruz.

kapanışİzlenim turu 34:50

Çember sohbeti burada sonlanmış olsun. Şimdi genel bir izlenim konuşalım; her şeyle ilgili olabilir. Aynı sırayla devam edebiliriz.

Sizinle olmak güzel. Genç Pusula'nın yaptığı bu Çember Sohbetleri, önce Türk gençlerine, sonra bütün Türkiye'ye bir topluluk olarak bir konu etrafında nasıl birlikte konuşulacağına dair bir örnek. Biz de sonuçta burada bir topluluğuz. Temennimiz, Türk milletini sosyal ilişkiler açısından bir sonraki dereceye yükseltmek.

Evet, amacımız Türk milletine faydalı olmak, bilinci ve farkındalığı artırmak. Bu Çember Sohbetleri'yle aslında birlikte öğreniyoruz. Düşünceler birbirine geçiyor, birbirine karışıyor, bir bütünlük oluşuyor ve ondan öğreniyoruz; birbirimizden öğreniyoruz. Çember Metodu bunu sağlıyor. Amacımız hem kendi farkındalığımızı hem milletimizin farkındalığını artırmak.

Bu farkındalığı artırmak için hem bu Çember Sohbetleri'yle hem ileride başka konseptlerle sosyal medyada içerik üretmeye devam edeceğiz; farklı etkinlikler de olabilir, her şeye açığız. Sizin de bununla ilgili bir fikriniz, öneriniz varsa sosyal medya kanallarımızdan bize ulaşabilirsiniz. Herkese teşekkür ediyorum; izleyenlere de vakit ayırdıkları için teşekkür ederiz. Haftaya görüşmek üzere.

çember kuralı

Bu sohbet Çember Metodu'yla yapıldı: kimse kimsenin sözünü kesmiyor, haklı-haksız yok, herkes sırayla konuşuyor.

Sıradaki çemberde hangi soru var?

Canlı yayınlar YouTube'da ve Kick'te. Bir sandalye çekin, dinlemeye siz de katılın.