İçeriğe geç
Genç Pusula

6. bölüm · tam metniyle

Kendimizi Neden Bilmeliyiz?

"Kendini bil" kulağa romantik geliyor. Altıncı çemberde tam tersini konuştuk: kendimizi bilmek bize ne kazandırır, insan doğası nedir ve bu farkındalık için odağımız içeride mi dışarıda mı olmalı?

Genç Pusula16 dk okuma

kısa cevap

Çemberden çıkan cevap: Kendini bilmek, önce insan doğasının hoşa gitmeyen yüzüyle, yani yalnızca kendisi için haz almak isteyen arzuyla yüzleşmek. Bu farkındalık insana acısının nereden geldiğini gösteriyor ve onu otomatik pilottan çıkarıyor. Kendini tanımanın yolu da içe kapanmak değil; insan kendini başkalarıyla kurduğu ilişkide tanıyor.

sohbeti izleyinÇember Sohbetleri · 6. bölüm · 29 dkYouTube'da aç

Neden kendimizi bilmeliyiz?

Çemberdeki ilk cevap: Kendimizi bilmek, hayatta karşılaştığımız sorunların kaynağını bilmek demek. Çünkü "kendimiz" dediğimiz şey, kendisi için haz almak isteyen bir arzu. Herkesin doğası böyle ve bunun farkına varmadan sorunlar çözülmüyor.

Bu yüzden kendini bilmek, spiritüel anlatılarda olduğu gibi romantik bir şey değil. Doğamız, ölümüne bile olsa anlık bir haz için her şeyi göze alabiliyor: Doktor "bırakmazsan öleceksin" dediği hâlde sigarayı bırakamayan insan buna bir örnek.

  • Otomatik pilottan çıkmak. Herkes otomatik pilottayken insanların davranışı tek bir kurala iniyor: acıdan kaç, hazza koş. Kendini bilen insan bir eylemden önce düşünmeyi öğreniyor: Bu gerekli mi, başkasına zarar veriyor mu?
  • Özgürlüğü yanlış anlamamak. Canımızın istediği her şeyi yapmayı özgürlük sanıyoruz. Kendini gerçekten bilen insan, o hâlde aslında kendi doğasının kölesi olduğunu fark ediyor; gerçek özgürlük ancak kendinden bağımsız hareket edebildiğinde mümkün.
  • Şifayı aramak. Kendini bilen insan bunun şifasını arayabiliyor: başkalarıyla iyi bağ ve iyi iletişim kurmak, buna uygun bir çevrede.

İnsan doğası nedir?

Çemberin tanımı: İnsan doğası, yalnızca kendisi için haz alma arzusu. Donanımı alma arzusu, yazılımı egoizm; günün her saatinde, elimizi kaşırken bile daha çok haz almak için çalışıyor. Bu doğayla yaşarsak mutlu olamıyoruz; üstelik bu arzu gün geçtikçe kabalaşıyor.

Eğitim almazsak hayat bugünkü gibi oluyor: Politikacı, öğretmen, öğrenci, ebeveyn ne yaptığını bilmiyor; insan eşini de çocuğunu da anlamıyor. Bunun üstüne bir de anlamsızlığın acısı geliyor.

Çemberde spor örneği verildi: Ağırlık kaldırırken vücut acıyor, ama ne için acı çektiğini bildiğin için o acı tahammül edilemez değil, gerekli bir şey hâline geliyor. Asıl büyük acı, neden acı çektiğini bilmemek. Hayattaki acılar kendi doğamızdan kaynaklanıyor; bunu anlayınca hem kendi eylemlerimizi hem başkalarınınkini anlamlandırabiliyoruz.

Sonra bir soru geliyor: Bugüne kadar her şeyi mutlu olmak için yaptıysam, mutlu muyum? Para yokken mutlu edecekmiş gibi görünüyor, olunca asıl mutluluğun bu olmadığı anlaşılıyor. En sevdiğin yemeği her gün yersen hiçbir tadı kalmıyor. Güzel bir araba alınca daha güzeli isteniyor; sonu gelmiyor. Biraz incelemek yetiyor: Peşinden koştuğumuz şeylerle gerçekten mutlu olamadığımızı görmek için.

Zannettiğimiz özgürlük aslında bir hapishane.

— çemberden, 20:02

Odak içeride mi olmalı, dışarıda mı?

Üçüncü soru bu farkındalığın nasıl kazanılacağıydı: meditasyon gibi içe dönük yollarla mı, yoksa insanlarla kurduğumuz ilişkide mi?

  • İnsan kendini insanda tanır. Tek başına oturup kendini incelediğinde insan egoist doğasını bile fark edemeyebilir; çünkü ona dışarıdan bakabilmesi için bir karşılığa ihtiyacı var. O karşılık başkaları, yani toplum. İç analiz gerekli, ama toplumun içinde, başkalarıyla ilişkide yapılmalı.
  • Gençler sakinleşmek değil, anlam arıyor. Çemberde meditasyonun zararlı olmadığı, ama gençlerin ihtiyacının bu olmadığı söylendi: "Depresyondayım, bir meditasyon yapayım" diyen bir genç görülmüyor. Gençler "Burada ne yapıyorum, işim ne?" sorusunun cevabını arıyor. Yetişkinler bu tatminsizliği çoğu zaman anlamıyor; on yıl çalışıp profesör olmak artık gençlere tatmin edici gelmiyor.
  • Kişi ilişkide ifşa olur. Bir meslek de bir evlilik de böyle: Kişinin ne olduğu, ne yapacağı ancak başkalarıyla ilişkisinde ortaya çıkıyor. Evlilik günün her saatinde karşında duran bir ayna gibi.
  • İki zıt istek. Bir yanımız insana muhtaç, bir yanımız yalnız kalmak istiyor. Bugün kişiselleştirilmiş insansı robotlar üretiliyor; yalnızlıktan şikâyet eden yayıncılar var. Yalnızlık bir hastalık; gerçek özgürlük için başkalarına ihtiyacımız var.

Çemberin sonucu: Kötülüğü söküp atamayız; ama kendimizi tanıyıp bunun üzerine birlikte yeni bir şey inşa edebiliriz. Bunun ilk adımı büyük bir toplum değil; birbirine saygı duyan, birbirini seven bir arkadaş grubu. İnsan maddi olarak zor bir toplumda bile, keyifli bir arkadaş grubunun içindeyse o zorluktan çok daha az etkileniyor.

Sohbetin tam metni

Çember Sohbetleri'nin 6. bölümü; 12 Eylül 2026'da YouTube'da yayınlandı. Başlıkların yanındaki dakikalara dokunursanız video o andan başlar.

Metin, videonun altyazısından okunabilsin diye düzenlendi: tekrarlar ve yarım kalan cümleler çıkarıldı, kayıtta anlaşılamayan birkaç kısa yer atlandı. Her paragraf, sözün çemberde bir sonraki kişiye geçtiği yer.

1. soruNeden kendimizi bilmeliyiz? 0:21

Hepinize merhaba. Çember Sohbetleri'nin 6. bölümüyle bu akşam birlikteyiz. Kendini bilmekle ilgili konuşacağız; gerçekten çok derin bir konu. İlk sorumuz: Neden kendimizi bilmeliyiz? Kendimizi bilmek bize ne verir, bundan ne elde ederiz? Bu konuda iki tur konuşalım.

Kendimizi bilmek, esasen hayatta karşılaştığımız sorunların kaynağını bilmek. Çünkü kendimiz dediğimiz şey haz alma arzusu, egoist bir haz alma arzusu. Doğamız bu, herkesin doğası böyle ve bunun farkına varmadan sorunlar çözülmeyecek.

Evet, bencillik: her şeyi kendim için istemek. "Büyük balık küçük balığı yer" derler ya; sürekli her şeyi yemek, bütün dünyayı, alabileceğim en fazla hazzı alıp ölmek istiyorum. Doğamız öyle ki öleceğimi bilsem bile bunu istiyorum. Uyuşturucu bağımlılarını düşünün ya da sigara bağımlısını: Doktor "artık bırakman lazım, yoksa öleceksin" diyor ve bırakamıyor. Doğamızda, anlık bir haz için ölmeye razı olan bir şey var. Bu yüzden kendimizi bilmek aslında romantik bir şey değil. Kulağa öyle geliyor, "kendini bil"; spiritüel yöntemlerde genelde romantik anlatılıyor. Ama aslında daha çok olumsuz bir şey. Ne yazık ki doğamız iyi değil, bencil; ne yapabileceğimizi düşünmemiz lazım. Yoksa otomatik pilotta gidersek savrulan bir hayvan gibi oluyoruz: Hayatımda sürekli iyi bir şey oluyor, kötü bir şey oluyor, her şey içgüdüsel ve ne olduğuna anlam veremiyorum. Bu yüzden ciddi bir şekilde düşünmek lazım.

Kendimi bildikten sonra bunun şifasını arayabilirim. Şifası da başkalarıyla iyi ilişki, iyi bağ, iyi iletişim kurmak. Bu da buna uygun bir çevrede yapılabilir. Çünkü herkes egoist bir alma arzusuyken, herkes otomatik pilottayken insanlar nasıl hareket ediyor? Acıdan kaç, hazza koş. Kim kimi yerse. Durum bu. O yüzden kendimizi bilmek çok önemli; biraz otomatik pilottan, içgüdüsel davranmaktan çıkıp düşünebilmek için. Yoksa ne oluyor? Hep içgüdüsel olarak onu yap, bunu yap; hep sonra düşünüyorum. Başıma bir şey geliyor, "neden böyle oldu" diye o zaman düşünüyorum. Eylemi neden önceden düşünmüyorsun? Düşünmeyi öğrenmek diye bir şey var ve toplum olarak ihtiyacımız olan bu. Sadece keyif alıyorum diye bir şeye atlamak değil; "Bu gerekli mi, başkasına zarar veriyor mu?" diye tartıp eylem yapmazsam toplum, toplum olmaz.

Evet, biraz da kavramları karıştırıyoruz. Kendini bilmekte olduğu gibi özgürlük kavramını da karıştırıyoruz. Özgürlüğü canımın istediği her şeyi yapmak sanıyoruz; canımın istediğini yapabiliyorsam özgür gibi hissediyorum. Ama kendimi gerçekten bilirsem, özgürlüğün bununla bir ilgisi olmadığını, aksine canımın istediğini yaptığım sürece kendi doğamın kölesi olduğumu fark etmeye başlıyorum. Gerçek özgürlüğü ancak kendimi bilir ve kendimden bağımsız hareket edebilirsem edinebileceğimi görüyorum. Bunun yolu da yine kendini tanımak, bilmek.

2. soruİnsan doğası nedir? 5:25

Bir sonraki sorumuza geçelim dostlarım: İnsan doğası nedir? Doğamızın özü, maddesi nedir?

İnsan doğası egoistçe, yani yalnızca kendisi için haz alma arzusu. Diğer bir deyişle donanımı alma arzusu, yazılımı egoizm; günün her saatinde kendisi için almak istiyor. Bu doğayla yaşarsak mutlu olamayız. Dünya kaostan kaosa, kötüden daha kötüye, karanlıktan daha karanlığa gider; gitmek de zorunda. Bu haz alma arzusu gün geçtikçe kabalaşıyor, azgınlaşıyor. Buna uygun bir çevrede iyi bir eğitim lazım. Eğitim almazsak hayat şu anki gibi oluyor: Politikacı ne yaptığını bilmiyor, öğretmen bilmiyor, öğrenci bilmiyor, ebeveyn hiç bilmiyor. Eşini anlamıyor, çocuğunu anlamıyor ve bu anlamsızlıktan dolayı ekstra bir acı var. Çünkü bir ızdırap, bir acı var ve bir de ona anlam veremiyor. Ama sporda görüyoruz: Çektiğim acının bir anlamı varsa o benim için belki bir zevk. Acının kendisi zevk değil, ama sonucu zevk. Spora gidiyorum, ağırlık kaldırıyorum; o an vücudum acıyor, ama sonunda iyi bir şey olacağını biliyorum. Dolayısıyla zihnim değişiyor; o acı artık tahammül edilemez bir şey değil, bir gereklilik. Anlıyorum ve anlamsızlıktan acı çekmiyorum. Neden acı çektiğini bilmemek çok daha büyük bir acı. Ne yazık ki eğitimsizliğimiz yüzünden neden acı çektiğimizi de bilmiyoruz. Bilseydik spor yapmak gibi olurdu: Bir amacım var ve onun için çektiğim acı aslında çok acı değil, çünkü sonuç güzel. Bu yüzden öğrenmemiz lazım. Her şeyin başı ve sonu eğitim.

Evet. Doğamızı tanırsak onunla nasıl uyumlu yaşayabileceğimizi de toplum olarak keşfederiz. Bu sayede başımıza daha az kötü şey geleceğini düşünüyorum. Çünkü doğamızı tanır ve doğayla uyumlu yaşarsak, doğa durup dururken bize daha fazla kötülük getirmeyecek. Bütün bunların doğayla uyumsuz olduğumuz için olduğunu fark etmemiz lazım; bunun için de doğamızı tanımamız gerekiyor. Doğamızı tanırsak sorunun nereden kaynaklandığını anlarız.

Sorun da aslında acı çekmekten çok, acının nereden geldiğini bilmemek; bu daha büyük bir acı. Dünyadaki, hayattaki bütün acılar kendi doğamızdan, insan doğasından kaynaklanıyor. İnsan doğası da kendisi için egoist haz alma arzusu ve günün her saatinde otomatik pilotta çalışıyor. Yazılımı egoizm, donanımı alma arzusu. Elimi kaldırıp bir yeri kaşıdığımda bile bunu daha çok haz almak için yapıyorum.

Evet. Bunu anladıktan sonra ne oluyor? Eylemlerimi ve başkalarının eylemlerini anlamlandırabiliyorum. Bundan sonra hayatta ne istediğime karar vermem lazım: Gerçek mutluluk ne? Çünkü bugüne kadar her şeyi mutlu olmak için yaptıysam, sonuç ne? Mutlu muyum? Gençsek genciz, değilsek yaşlıyız; elli yıl boyunca hayatta ne yaptım? Benim hayatım şu an yirmi beş yıl oldu ve bu yirmi beş yılda mutlu olabilmek için ne yaptım diye düşünüyorum. Başarılı olmak mı? Değil. Zengin olmak mı? Maddi durumumuz iyi, o da değil. Para yokken mutlu ediyormuş gibi geliyor, olunca asıl mutluluğun bu olmadığını anlıyorsun. Yokken her şey mutlu edecekmiş gibi; en sevdiğim yemek yoksa onu yiyince mutlu olacakmışım gibi. Ama her gün o yemeği yersem bitti, hiçbir tadı kalmıyor. İstediğim her şeye o an ulaşabiliyorsam depresyona girerim; başka bir açıklaması yok. Bu yüzden şunu düşünmek lazım: Egoistçe mutlu olmak isteyen, "sadece ben" diyen, hep kendine yontan bir doğayla yaşarsak mutlu olabilecek miyiz? Benim kısa hayatımda gördüğüm, tabii herkesin kendi deneyimi var, ama maddi şeyler bize gerçekten huzur vermeyecek. Bizi mutlu edecek şey bu değil, doğamız bu değil. Bunu ne kadar erken anlarsak eğitimimizi de ona göre tasarlayabiliriz; önce kendi eğitimimizi, sonra çevremize doğru.

Evet. Dikkatli bakarsak her şeyi ne kadar çabuk tükettiğimizi, neyi istesek, neyi elde etsek hiçbir anlamının, değerinin kalmadığını fark edeceğiz. Elimiz her zaman sıfır, her zaman boş ve o mutluluğu hiçbir şekilde sürdüremiyoruz. Bunu anlamamız gerekiyor; bunun için de doğamızı anlamamız ve bu şekilde mutlu olamayacağımıza gerçekten kanaat getirmemiz gerekiyor. Bunun için biraz incelemek yeterli. Bence hepimiz bunun farkındayız, çünkü sürekli başka bir şeyin peşinde koşuyoruz: Güzel bir araba almak, sonra daha güzel bir araba, sonra başka bir şey. Bitmiyor, sonu gelmiyor. Hayatımızı biraz incelesek, nelerin peşinden koştuğumuza baksak gerçekten mutlu olamadığımızı göreceğiz. Sadece biraz incelemeye, farkındalığa ihtiyacımız var.

3. soruOdak içeride mi olmalı, dışarıda mı? 12:39

Üçüncü sorumuz da bu farkındalığın nasıl kazanılacağıyla ilgili: Kişinin odağı dışarıda mı olmalı, içeride mi? Bu farkındalığı ve kendimizi bilmeyi meditasyon gibi içe dönük eylemlerle mi edineceğiz, yoksa dışa dönük eylemlerle, insanlarla aramızdaki ilişkide mi?

Elbette yeri gelir kişi içine de dönmeli. Ama insan kendini insanda tanır. Ben kendimi diğer insanlarla ilişki kurduğumda ölçebiliyor, tanıyabiliyorum. Kişinin tek başınayken kendini sandığı kişi çok hayali bir kişidir; gerçekte ne olduğu diğer insanlara yaklaşımında belli oluyor. Bence meditatif şeyler çok da zararlı değil. Ama gençler olarak oturup sakinleşmeye ihtiyacımız var mı, ya da sakinleşebilir miyiz? Onu sormak lazım. Meditasyon gibi şeyler insanın hayatını sakince geçirmesi için iyi; ama biz Türküz, Türkiye'deyiz ve çok sakin değiliz. Bu yüzden bizde işe yarar mı, emin değilim. Şu ana kadar "depresyondayım, bir meditasyon yapayım" diyen bir genç görmedim. Gençler daha çok bir boşlukta; hayatta tam olarak ne yapacaklarını bilmiyorlar ve kendilerini rahatlatacak şeylerden çok gerçeğin arayışındalar: "Gerçekten burada ne yapmam lazım, benim işim ne? Doğduk, garip bir dünya, garip garip gidiyoruz. Ben seçmedim; böyle bir ailede doğdum, böyle bir çevrede iyi ya da kötü büyüdüm." Gençler daha çok bunların derdinde. Yetişkinler de çoğunlukla bizi anlamıyor, çünkü bizim tatminsizliğimizi hissetmiyorlar; bizim kadar büyük bir boşluğun içinde değiller. Öğretmenlerimden çok duyuyorum: "Ben sizin yaşınızdayken çok koşturuyordum, siz neden böylesiniz?" diye tembellikten şikâyet ediyorlar. Ama senin hayatın benim için tatmin edici değil. On yıl çalışıp profesör olduğumda hayatımın neden var olduğunu hâlâ bilmiyor olacağım. Sen de bilmiyorsun, ama buna alışmışsın; o boşluğu bir şekilde kapatmış, profesör olmuşsun, bir hayatın var. Bu artık gençlere çoğunlukla tatmin edici gelmiyor ve giderek daha da az gelecek. Gerçekten içsel bir boşluğa doğru gidiyoruz ve bunun çaresi, nasıl bir insan olacağımız üzerine çalışmak, düşünmek. Meditasyonlar, sakinleştirmeler, ibadetler güzel; ama artık tatmin eder mi, muamma.

Evet. Meditasyon mu bilmem, ama iç analize kesinlikle ihtiyacımız var; kendimizi analiz etmeye, incelemeye, içe dönmeye. Ama bu tek başına yeterli olmuyor, çünkü ben kendimi ancak bir başkasıyla olduğum ortamda tanıyabilirim; kendimle ilgili yeni şeyleri orada keşfedebilirim. Yoksa sabahtan akşama kadar evde oturup kendimi incelesem, belki egoist doğamı bile fark edemem. Çünkü onun bir zıttı olması lazım; ona dışarıdan bir gözle bakamam, objektif değerlendiremem. Onu daha iyi analiz edebilmek için bir zıttına ihtiyacım var; o da benim için başkaları, yani toplum. Elbette başkalarına yaklaşımımda içime dönüp kendimi analiz edebilirim; ama bu analizi toplumun içinde, diğer insanlarla ilişkimde yapmam gerekiyor.

Yani kişi her zaman içine dönüp içsel analiz yapmalı; öbür yandan da kendini toplumdan ayırmamalı. Çünkü ne olduğumuz diğer insanlarla ilişkide ortaya çıkıyor. Toplumda da öyle: Topluma katılan birinin mesleği ortaya çıkıyor; toplumla bağ kurduğu için ne yapacağı, nasıl para kazanacağı, topluma nasıl hizmet edeceği belli oluyor. Tek başına kendi içine çekilseydi ne yapacağı belli olmazdı. Kişinin ne olduğu yalnızca başkalarıyla ilişkide ortaya çıkıyor. Evlilik de aynı şekilde: Günün her saatinde karşında sanki bir ayna var.

Evet, bütün bunlar bir gereklilik. İnsan insan istiyor, çünkü biyolojimiz böyle. Ama öbür yandan istemeyen bir tarafımız da var: Bir yanda yalnız kalmak isteyen, başkalarına karşı sürekli "ben ben" diyen bir tarafımız var ve bu iki taraf birbirini tutmuyor. Bakıyoruz, Çin'de oldukça insana benzeyen robotlar çıkmaya başladı ve gelecekte muhtemelen daha da artacak. Bir yandan insan istemiyoruz; doğamız yalnız olmak, daha bireysel olmak, "benim hayatım, ne istersem o olur" diye yaşamak istiyor. Öbür yandan bu özgürlük bizi yalnızlaştırıyor. O kadar yalnızlaşıyoruz ki artık kişiye göre ayarlanmış, sevgili gibi ya da arkadaş gibi davranan insansı robotlar üretmeye başladık. İnsan da diyor ki bu çabaya ne gerek var, insanın kendisi zaten var. Bu iki zıt kutbu hissettiğimiz için depresyondayız. Sosyal medyada pek çok içerik üreticisi, yayıncı yalnızlıktan şikâyet ediyor. Demek ki yalnızlık gerçekten bir hastalık; evrimsel olarak biyolojimiz böyle. Zannettiğimiz özgürlük de aslında bir hapishane. "Bireysel olayım, o an bir şey mi istiyorum, hemen yemek söyleyeyim, çıkıp gezeyim, kimseye hesap vermeyeyim" kafası özgürlük değil; bizi sınırlayan, sürekli kendi kabımıza çeken bir hapishane. Gerçek özgürlük için başkalarına, başkalarıyla birlikte olmaya ihtiyacım var. Bu hem psikolojik hem biyolojik sağlığımız için gerekli; insan için insan gerekli. Bir noktadan sonra yapay şeyleri bırakıp gerçek ihtiyacımızın bu olduğunu hissedeceğiz. O zaman şu soru gelecek: Nasıl olumlu bir şekilde bağ kuracağız? Sürekli "ben ben" yerine nasıl ortak bir hayat, ortak bir sistem kuracağız? Toplum ya da ulus kurmak gibi ütopik şeylerden bahsetmiyorum; bir arkadaş grubundan bahsediyorum. Bir arkadaş grubum varsa ve orada mutluysam mutluyum. Diyelim maddi olarak çok sıkıntılı bir toplumdayım, ama arkadaş grubum çok keyifli; herkes birbirine gerçekten saygı duyuyor, birbirini seviyor. O yoksulluktan, o kasvetten çok az etkilenirim. Bu yüzden gençler olarak böyle bir yapı kurmamız lazım.

Evet, bu yapı sayesinde gerçek özgürlüğü elde edebiliriz. Çünkü kendimizi tanıyacak, doğamızın ne olduğunu anlayacağız ve bunun üzerine bir şey inşa edip edemeyeceğimizi göreceğiz. Öbür türlü ya sürekli bir şeyleri suçluyoruz ya da kötülüğü yok etmek, dünyadan söküp atmak istiyoruz; bunu başaramayız, böyle bir yeteneğimiz yok. Ama bunun üzerine bir şey inşa edebiliriz ve bunu hep birlikte başarabiliriz. Toplum olarak "Durum bu; şimdi bunun üzerine hep birlikte yeni bir şey inşa edeceğiz, aramızda yeni bir seviyede bağ kurup yeni bir hayat kuracağız" diye karar verip bunu aramızdaki bağda gerçekleştirmemiz gerekiyor. Kendimizi de ancak bu yolla tanıyabiliriz.

kapanışİzlenim turu 22:45

Bu soruda da iki tur konuştuk. Kapanışa geçmeden kısa kısa birer izlenim paylaşalım.

Bu Çember Sohbetleri'ni yaparken öncelikli amacımız halkımıza, ülkemize bir ışık olmak; "böyle de konuşulur" örneğini göstermek ve aramızdaki sorunlara çözüm aramak. Tek cümleyle bir izlenim paylaşmam gerekirse şu olurdu: Dünyadaki bütün sorunlar insanla insan arasındaki bozuk ilişkiden doğuyor. İkinci cümlem de şu: Bütün mutluluk kaynağımız insanla insan arasındaki ilişkiyi, iletişimi, bağı düzeltmeye bağlı. Bu kadar basit. Atalarımızın, bir Türk boyunun kamp ateşi etrafında kurduğu bağ gibi. İnsan aslında burada mutlu oluyor; lükste ya da başka bir şeyde değil. Günümüz dünyasında ne kadar bireyselleşsek ve bunu özgürlük sansak da yaptığımız şey bu ve biz mutluyuz. Genç Pusula olarak bunu içgüdüsel değil, gerçekten bir gereklilik olduğunu anlayarak yapıyor, kendi aramızda bir şeyleri düzeltmeye çalışıyoruz. Toplumumuz ve gençler için elimizden geleni yapmak için bu yayınlardayız ve şunu hissediyoruz: Hangi çevreden, hangi inançtan, hangi dilden gelirsek gelelim, bu toprağın insanlarıyız ve birbirimize yakınız. Seküler, dindar, Alevi, şu ya da bu; gençlerin artık bu bölünmelere karşı bir algısı yok. Bu toprakların gençleri olarak gerçekten yakınız; derdimiz bir, doğamız bir. Bu yüzden anlaşabiliriz. Yapmamız gereken, gerçekten iyi anlaşmak, iyi arkadaş olmak. Sürekli bahsettiğimiz gibi buna ters bir doğamız olsa da, yapmamız gerekeni yaptığımızda ne kadar mutlu olduğumuzu göreceğiz. Doğamıza asıl uyan hayatın birlikte, paylaşıma yönelik, "ben" değil "biz" merkezli bir hayat olduğunu gördükçe daha mutlu olacağız. Bu yüzden diliyorum ki gençler olarak daha sıkı bir bağ kurar, daha bilinçli bir hâle geliriz. Çünkü toplumu toplumdan başka değiştirecek kimse yok; ne zenginler ne politikacılar bizi değiştirecek. Hayatı, Türkiye'yi daha iyi bir hâle getirecek olan insan ilişkileri ve biz gençleriz. Atatürk'ün ve Cumhuriyet'in temellerine yönelik attığımız adımlarla, Mustafa Kemal'in "bu ülkeyi gençlere bıraktım" sözlerinin arkasındaki gençler oluruz ve böylece hep birlikte oluruz. Biliyorsunuz, Atatürk'ün Türk kavramı bir etnik grup değil; bu topraklardaki herkesi birleştirmek üzerine. O adamın ömrü de birlik için geçti; hep birleştirmek için mücadele verdi, çünkü gelişim buradan başlıyor. Cumhuriyet'in o dönemki aydınları, Finlandiya'nın bir köy gibi ülkeden dünyanın en refah ülkelerinden birine nasıl dönüştüğünü incelemiş ve görmüşler ki her şey iş birliğine bağlı. Tüccarın da politikacının da "onu sömüreceğim, bunu sömüreceğim" diye düşündüğü bir toplum refah bir toplum olabilir mi? Biraz düşündüğümüzde bunun ne kadar akılsızca olduğunu anlayabiliriz. Bu yüzden kendi aramızda iyi ilişkiler kurup gerçekten Atatürk'ün istediği gençliği oluşturabiliriz. Bütün çabaları için çemberdeki arkadaşlarıma ve Genç Pusula'da arka planda çalışan arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum; hepsi gerçekten çok iyi insanlar. İyi ki varsınız.

Evet, bir ulus, gerçekten bir aile olabilmek ancak bu yolla mümkün. Hepimiz pek çok şeyin içinden geçtik; ülkemizde de görüyoruz. İnsan doğası gereği bir topluluğun içinde olmak istiyor. Ama herkes aynı niyette, aynı yaklaşımda değil ve insanlar bir şekilde saçma sapan şeylerin içine giriyor; sonuçlarını hepimiz biliyoruz, burada tekrar etmeye gerek yok. Gerçekten bir aile, gerçekten bir ulus olabilmek anlattığımız şeylerle mümkün. Biz de bunu pazarlamaktan çok, kendi aramızda yaşayabilmek için; gerçekten bir aile, gerçek bir arkadaş grubu olabilmek, birbirimizi anlayabilmek, birbirimize destek olabilmek ve kendimizi bilebilmek için bu yayınları hep birlikte yapıyoruz. Umarım ülkemizdeki, belki dünyadaki gençlere buradan bir şey verebiliriz. İzlediğiniz, katıldığınız için hepinize teşekkür ederim. Haftaya görüşmek üzere, kendinize iyi bakın.

çember kuralı

Bu sohbet Çember Metodu'yla yapıldı: kimse kimsenin sözünü kesmiyor, haklı-haksız yok, herkes sırayla konuşuyor.

Sıradaki çemberde hangi soru var?

Canlı yayınlar YouTube'da ve Kick'te. Bir sandalye çekin, dinlemeye siz de katılın.